Hani derler ya, “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?”
Çok okuyan bir kişi olarak, okumanın önem ve değerini bilenlerdeniz.
Ancak ne kadar okursanız okuyun…
Bilmediğiniz dünyaları gezip görmedikçe, keşfedip içinize sindirmedikçe, okuduklarınızın tadı kremasız pastadan öteye geçmez.
Aynı zamanda tarihçi olmamız nedeniyle biz de, ta Viyana kapılarına kadar yalın kılıç at koşturmuş atalarımızın izini sürmek üzere “ver elini Bosna”, dedik.
Meğer bugüne kadar hep kremasız pasta yemişiz.
Bunu gidip görünce, gezip tozunca daha iyi anladık.
Malum, yazarlığımızın yanı sıra Yurtkur’da müdürlük yapan bir eğitimci ve bürokratız da…
İstanbul Bölge Müdürümüz Sayın Cemil Bağlama bir gün bir fikir attı ortaya:
-“Arkadaşlar, bir Bosna seyahatine ne dersiniz?”
Bazı kurum ve kuruluşların arada bir devlet kesesinden tetkik ve inceleme gezileri olur ya…
Biz de yarı şaka, yarı ciddi, bu soruya bir başka soruyla karşılık verdik:
-Geziler şirketten mi?
Aldığımız cevap;
-“Herkes kendi kesesinden…” oldu.
Bölge Müdürümüzün bu çağrısına, Bölge Müdür Yardımcımız Mustafa Akgün’ün yanı sıra…
Bir şube müdürü ve beş yurt müdürü olarak olumlu cevap verdik.
Üç müdür arkadaşımızın eşlerinin de katılımıyla 11 kişilik kafile oluşturarak 9 Temmuz 2010 Cuma sabahı 08.00’de Yeşilköy’den havalandık…
Atalarımızın 547 yıl önce nal ve kös sesleri arasında aylarca süren yolculuktan sonra ulaştıkları o mübarek toprakların başkenti, Boşnaklar’ın Sarajevo dedikleri Saraybosna’ya 1,5 saat gibi çok kısa bir sürede vardık.
***
FATİH’İN AHİDNAMESİ
Öncelikle Boşnaklar’ın bizi yani Türkler’i çok sevdiklerini ifade ederek başlayalım söze.
Osmanlı diyorlar, Türk diyorlar, Fatih Sultan Mehmet diyorlar, Gazi Hüsrev Bey diyorlar…
Bir de kendi ırklarından Aliye İzzetbegoviç diyorlar, başka bir şey demiyorlar.
Bu isimler onlar için adeta, akan suları durdurmaya yetiyor.
Özellikle; Fatih’in din, dil, ırk ayırımı yapmaksızın Bosna halkının refah ve huzurunu teminat altına aldığını vurgulayan eden 28 Mayıs 1463 tarihli muhteşem “Ahidname”si, paha biçilmez bir değer ifade ediyor Boşnaklar için.
Şöyle diyor, Ulu Hakan Fatih Sultan Mehmet bu ünlü “Ahidname”sinde:
“Murat Han’ın oğlu, Mehmet daimi muzaffer! Ben Fatih Sultan Han, bütün dünyaya ilan ediyorum ki kendilerine bu padişah fermanı verilen Bosnalı Fransiskenler himayem altındadır ve emrediyorum: Hiç kimse ne bu adı geçen insanları ne de onların kiliselerini rahatsız etmesin ve zarar vermesin. İmparatorluğumda huzur içinde yaşasınlar. Ve bu göçmen durumuna düşen insanlar özgür ve güvenlik içinde yaşasınlar. İmparatorluğumdaki tüm memleketlere dönüp korkusuzca kendi manastırlarına yerleşsinler. Ne padişahlık eşrafından ne vezirlerden veya memurlardan ne hizmetkarlarından ne de imparatorluk vatandaşlarından ne de imparatorluk vatandaşlarından hiç kimse bu insanların onurunu kırmayacak ve onlara zarar vermeyecektir. Hiç kimse bu insanların hayatlarına, mallarına ve kiliselerine saldırmasın, hor görmesin veya tehlikeye atmasın. Hatta bu insanlar başka ülkelerden devletime birisini getirirse onlar da aynı haklara sahiptir. Bu padişah fermanını ilan ederek burada yerlerin, göklerin yaratıcısı ve efendisi Allah, Allah’ın elçisi aziz peygamberimiz Muhammed (sav) ve 124 bin peygamber ile kuşandığım kılıç adına yemin ediyorum ki emrime uyarak bana sadık kaldıkları sürece tebaamdan hiç kimse bu fermanda yazılanların aksini yapmayacaktır.”
Bu fermanın aslı Fojnica’daki Fransisken Kilisesi’nde saklanmaktadır.
Fatih Sultan Mehmet’in bu “Ahidname”sinin…
1789’daki Fransız İhtilali’nden 326 ve 1948’deki Uluslararası İnsan Hakları Bildirisi”nden de 485 yıl önce yazıldığı dikkate alınacak olursa…
Tarihteki ilk “İnsan Hakları Bildirisi” niteliği taşıması nedeniyle anlam ve önemi bir kat daha artmaktadır.
Saraybosna’ya iner inmez otelimize gidip eşyalarımızı bırakıyor…
Yemeklerimizi yedikten sonra Saraybosna gezimize başlıyoruz.
Yediklerimiz, içtiklerimiz bize kalsın; gördüklerimizi anlatalım izninizle.
***
SARAYBOSNA’DA CUMA NAMAZI
“Saraybosna’nın kalbi” diye tabir edilen Başçarşı’da Cuma Namazı molası verip,
hemen Bey Camii olarak da anılan Begova ya da diğer adıyla Gazi Hüsrev Bey
Camisi’ne yöneliyoruz.
Osmanlı mimarisinin en gözde eserlerinden biri olan bu cami, Bosna’da 17 yıl Sancak Beyi olarak görev ifa etmiş olan Gazi Hüsrev Bey tarafından 1531 yılında Mimarbaşı Faslı Esir Acem Ali’ye (Mimar Sinan’ın da hocasıdır) yaptırılmıştır. Caminin yanında Türk zamanına göre çalışan bir saat kulesi de dikili. Akşam güneş batarken bu kuledeki saat 12'yi (ezani) gösteriyor.
Asıl adı Alaeddin Ali Bey olan Acem Ali (Esir Ali de denir), klasik Osmanlı Mimarisi’nin ilk baş mimarıdır. Çok sayıda eser vermiş olan Esir Ali’nin ölümünden sonra yerine Mimar Sinan atanmıştır. Onun yetişmesinde de büyük emeği olduğu söylenir.
Caminin avlusuna girmeden önce, minaredeki bir şahsın elinde ay yıldızlı yeşil bir sancak tuttuğu dikkatlerimizden kaçmıyor. Her cuma ile mübarek gün ve gecelerde bu ritüel tekrarlanıyormuş. Avluya girdiğimizde ta ruhumuzun derinliklerine kadar işleyen kuran tilaveti kulaklarımızın pasını alıyor. Caminin hizmete girdiği 1531 yılından beri hiç aksatılmadan her gün hatim indirildiğini söylüyor, rehberimiz. Bu arada bizi uyarmadan da geçmiyor:
-“Abdestlerinizi bir an evvel alsanız iyi olur. Yoksa yer bulmanız mümkün değil.”
Gerçekten de öyle oluyor. Caminin içi ve dışı lebalep doluyor. Minarede gördüğümüz sancağın bir eşini minberde de görüyoruz.
İmamın, anlamadığımız ama yüreklerimizin ta derinliklerinde hissettiğimiz Boşnakça hutbesini vecd içersinde dinliyoruz, sessizce.
Sonra müezzinin tüylerimizi diken diken eden musıki akışı içersindeki nefis kametinden sonra saflarımızı sıklaştırıyoruz.
Beş yaşındaki bebelerden, hayatının sonbaharını yaşayan gün görmüş piri fanilere kadar köylüsü- kentlisi, kravatlısı- kravatsızı özgür bir ülkenin vatandaşı olmanın huzuru içersinde saf tutan Boşnak kardeşlerimize omuz vererek hep birlikte huşuyla Cuma Namazı’mızı eda ediyoruz.
Cuma’dan sonra üç gün sürecek olan gezilerimize devam ediyoruz.
Ünlü Başçarşı’dan alış-veriş yapıyoruz, önce.
Sonra, adım başında önümüze çıkan ecdat yadigarı eserleri (camiler, hamamlar, külliyeler, şadırvanlar, çarşılar…), Osmanlı hoşgörüsünün en bariz örneği kiliseleri, katedralleri hayranlıkla seyre dalıyoruz.
Son savaşın izlerini taşıyan delik deşik binalara, hunharca katledilen Boşnak kardeşlerimizin adına dikilmiş kitabelere bakarak hüzünleniyor…
Omuz omuza var olma savaşı verdiği binlerce mücahitinin yanında ebedi uykusunu uyumakta olan Bosna’nın kurtarıcısı, kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı büyük mücahit Aliya İzzetbegoviç’in türbesinde allak bullak olmuş duygularımızı daha fazla saklayamıyor, gözlerimizden süzülen birkaç damla yaşı onun mübarek toprağına karıştırıyoruz.
600 bin nüfusa sahip olan Saraybosna tipik bir Anadolu kenti gibi. Hele bir de tepeden bakınca bunu daha iyi anlıyoruz. Adım başı minare ve eski Osmanlı eserleriyle, modern yapılar muhteşem bir sentez oluşturmuş. Teşbihte hata olmaz derler ya, ben şahsen Bursa’ya benzettim. İklimi de biraz bizim Karadeniz’i andırıyor, diyebilirim.
***
MOSTAR KÖPRÜSÜ
Bir sonraki günkü durağımız Mostar.
Saraybosna’ya 125 kilometre mesafedeki Mostar’a giderken gördüğümüz muhteşem doğa, İstanbul Boğazı’nı andıran devasa Bosna Irmağı aklımızı başımızdan alıyor. İnci tanesi gibi dizili bakımlı köyler gözlerimizi kamaştırıyor.
Bu kadar mesafeyi ne zaman kat ettiğimizin farkına varmadan kendimizi bir anda Mostar’da buluyoruz.
Şehrin bir tarafı Boşnak, diğer yanı ise Hırvat ağırlıklı. Boşnaklar’a ait bölümdeki en güzel görüntüyü veren bir yerden Mostar köprüsünün fotoğraflarını çekiyoruz. Sonra ağır adımlarla çarşıdan geçerek köprüye yöneliyoruz.
Son savaşta Sırplar’ın ve Hırvatlar’ın gazabına uğrayıp, savaştan sonra aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilen o ünlü Mostar köprüsünün büyüsüne kapılıyor, muhteşem güzellikleri objektiflerimize kaydetmeye devam ediyoruz. Hırvat tarafına geçerek, kısa bir tur attıktan sonra da geri dönüyoruz.
***
“SAVAŞ BİZİ KENDİMİZE GETİRDİ”
Gezinin son günü olan 11 Temmuz Pazar, savaştan sonra müzeye dönüştürülen ünlü “Tünel”in çıkış noktası olan evini gözü kırpmadan karargah olarak kullanmaları için Bosnalı mücahit evlatlarına tahsis eden ve “Ülkemin dışından gelenlerden sadece Türkler’e elimi öptürürüm” diyen nur yüzlü annemizi (84) ziyaret ediyor, o mübarek ellerinden öpüyoruz.
Bosnalılar bu son savaşı, “Bir musibet, bin nasihatten yeğdir” sözünden hareketle, “Sırplar’ın ve Hırvatlar’ın arasında neredeyse kimliğimizi kaybediyorduk. Savaş bizi kendimize döndürdü” diyerek hayra yorup, tevekkülle karşılamasını da biliyorlar.
11 Temmuz 2010 Pazar akşamı, “Savaşsız bir dünya dileğiyle” kalplerimizin yarısını Bosnalı kardeşlerimize bırakarak güzel ülkemize dönüyoruz.
Gazi Hüsrev Bey Camisinde Cuma Namazı kıldık.
Saraybosna’nın Başçarşısı’nda alış-veriş yaptık..
Aliya İzzetbegoviç’in sade anıt mezarında Boşnak askerler devamlı nöbet tutuyorlar. Biz de Fatiha’mızı okuduktan sonra saygıyla objektife poz verdik.
Adeta İstanbul Boğazı’nı andıran Bosna ırmağı kenarında bir mola esnasında.
İşte ünlü Mostar Köprüsü.
Mostar Köprüsü’nden Hırvat bölgesine geçip, kısa bir tur attık.
Evini karargah olarak Bosnalı mücahitlere tahsis eden eli öpülesi kahraman Boşnak annemiz. Biz de elini öptük. Tıpkı bir Anadolu annesi gibi, değil mi?
Saraybosna’nın, Sırplar’ın bomba yağmuruna tuttuğu tepelerden bir görünümü.
Nasıl fes yakışmış mı? Yakışsa da, yakışmasa da; biz yine de fessiz, şapkasız olmayı tercih ederiz. |